Önce yapmam gereken başka bir şey var.
Evet şimdi başlayabilirim. Bu benim, şimdiye kadar olan, şimdiki ve şimdiden sonrasının yolcuğunu haritalıyor. Bu benim haritam olmak beraber, benim gibi hisseden herkesi kucaklasın istiyorum. Ve bu bütün önyargıları, doğru bilinen yanlışları yıksın istiyorum.
Şimdiye kadar yaşadıklarıma dayanarak pek çok insanın bunun ilgi çekmek olduğunu düşüneceğini biliyorum. Bir sorunum yok bununla. Aslında dikkat çekmeye de çalışıyorum. Akıl sağlığına, beden sağlığı kadar önem verilmediği için, akıl sağlığı zarar gördüğü ve mekanizmaları düzgün bir şekilde işleyemediği için cadı avı dönemlerindeki cadılar gibi saklanmak zorunda hissettiğimiz için, akıl sağlığına dikkat çekmek istiyorum. Çünkü en anlayışlı olması gereken insanların bile içine cin girmiş ifadesinin biraz daha bilimsel önermesini vererek bizleri ucubeleştirmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldım pek çok kere. Ama aslında yaşadığımız dönemde ciddi anlamda bir akıl sağlığından bahsetmek ne kadar mümkün. Daha da derine inecek olursak insan ırkı için tam anlamıyla mükemmel bir akıl sağlığı mümkün değil. Mükemmel bedensel sağlık var mı onu bilemem. Bizler için en önemli nokta sosyal yaşama uyum sağlayamama ve kişisel çıkmazlar ve tatminsizlik aslına bakarsanız. Bunu bu zamanlarda akıl hastalığı olarak tanımlama veya tedaviye yönlendiren bu oluyor.
Bunun felsefik yanını tartışmayacağım şimdi çünkü o kısım hakkında pek bir bilgim yok şu anda. Fakat kendi yorumlarımdan yola çıkacağım. İnsanın sosyal bir canlı olduğunu biliyoruz. İlkel dönemlerde kendi bedensel ekipmanlarıyla pek de hayatta kalabilecek bir canlı değildi. Bir grubun/kabile ne derseniz artık onun içinde kalması gerekliydi, hayatta kalabilmesi için. Her canlının en büyük içgüdüsü ise hayatta kalmak. Uyum sağlamayı öğrendi veya hep biliyordu, hayatta kalmak için. Belki o da onun için en büyük içgüdülerden biriydi. Tek başına hayatta kalma ihtimali oldukça düşüyordu. Fiziksel olarak. Evrildik değil mi. Modern toplumlar oluştu. Artık fiziksel tehditler altında olmaktan çok, toplumsal tehditler var. Uyum sağlayamama en büyük içgüdümüzü hala tehdit ediyor ama. Popülasyon çoğaldı. Kaynaklar çoğaldı. Ahlak kuralları çoğaldı. Sadece ahlak kuralları değil, uymamız gereken başka kurallar da var. Yazılı olmayan yargılar da var birbirimiz hakkında, artık delilik tanımımız var. Önceden bir grubun can varlığını tehdit eden bir davranışta bulunduğunda veya kabile başına kafa tuttuğunda gruptan atılırken artık uyumsuz olduğunu belli eden en ufak bir hareketten dolayı dışlanabiliyorsun toplumdan. Hayatta kalma olanağın her geçen gün biraz daha düşüyor. Neden? Beyin biraz daha farklı işlediği için. Daha doğrusu, tıpkı vücutta gerçekleşen bozukluklar beyinde de gerçekleşebildiği için. Ve tek bir farkla. Anlayamadığımız için. Beyindeki farklar davranışlarına yansıyabiliyor. Elimizde tutamadığımız için. Soyut bir durum olarak düşündüğümüz için. Neden-sonuç ilişkisi kurmak bu durumda kimsenin aklına gelmediği için.
Anlayacağınız üzere bu sefer kendi hikayemden değil bazı gerçeklerden bahsedeceğim. Ben bir bilim adamı değilim. Psikolog değilim. Psikiyatrist değilim. Araştırmalarıma dayanarak yazıyorum. Yanlışlarım olacaktır. Eksiklerim olacaktır. Ekleme ve düzeltme yapmak serbesttir.
Amerikan Psikiyatri Derneği’nin yayınladığı ruhsal hastalıklar için bir el kitabı gibi DSM adı verilen bir kitap var. Bu kitap hastalıkları tanı olarak dallara ayırıyor.
· Birinci tanı ekseninde organik sebeplerden kaynaklanan çoğunlukla ilaç ile tedavisi mümkün hastalıklar var; Manik Depresif, Madde Kötüye Kullanımı, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Şizofreni vb hastalıkları kapsıyor.
· İkinci tanı ekseninde kişilik bozuklukları ve gelişimsel bozukluklar yer alıyor. Kişilik bozuklukları bireyin işlevselliğinde ciddi bir düşüşe sebep olacak uyumsuzluğa ve adaptasyon problemleri yaratan, doğru adapte edilmemiş kişilik özellikleri ile tanılamaya dayanıyor. Bu bozukluklar bireyler için çoğunlukla oldukça şiddetli ve tüketici olabiliyor.
· Üçüncü eksende ise fiziksel durumların psikolojik işleyişi muhtemel olarak etkilediği durumları içine alıyor.
· Dördüncü eksen akıl hastalıklarının oluşumuna, şiddetlenmesine veya tekrarlanmasına sebep olan psiko–sosyal stres kaynaklarını değerlendiriyor.
· Beşinci eksen ise bireylerin kapsamlı bir psikolojik, sosyal ve mesleki değerlendirmesinin yapılmasına olanak tanıyor. (ingilizce’den çeviri, Türkçe çevirisi de mevcut)
Aslına bakarsanız DSM biraz tarif kitabı gibi ve ben insanın içerdiği hiçbir şeyin bir tarif içerebileceğini düşünmüyorum. Ama bu tanı ayrımlarının o kadar kötü olmadığı kanısındayım. Sadece birer birer hastalıkların tariflerinin olması rahatsız edici çünkü her birey her duyguyu bile farklı yaşıyorken ruhsal hastalıkları aynı yaşaması pek mümkün değil. Yanlış hatırlamıyorsam bu kitap altmışın üstünde ruhsal hastalıktan bahsediyor. Eğer bilimsel olarak bakacak işe, sanıyorum ki “o tehlikeli, bulaşma ona” gibi cümleleri başka türlü yok edeceğimizi zannetmiyorum. Elimizde güzel verilerle başladık. Fakat itiraf etmem gereken bir şey var ki zamanında böyle cümleleri kurmuş olmasam da bu bozukluklar çerçevesinde adlandırılan insanlardan oldukça uzak durduğumu ve yargıladığımı belirtmek isterim. O zamanlarda da terapiye gidiyor, ilaç kullanıyordum. SİZE YANLIŞ DAVRANDIM, ÖZÜR DİLERİM. Ben de insanım, hatalar yapıyor, öğreniyor, gelişiyorum.
Ayrıca önemli bir noktadan daha bahsetmek istiyorum. Her ne kadar burada sürekli hasta veya hastalıklardan bahsediyor olsam da açıkçası bunu bazı şeyleri ifade edebilmek amacıyla yapıyorum. Hasta veya hastalık kelimesini kullanmak bütün yazı boyunca rahatsız etti. Ben kendimi bazı şeyleri hiç öğrenememiş, yeni yeni öğrenmeye başlayan, yeni şeyler keşfeden biri olarak görüyorum. Bu keşif, bu yolculuk şimdilik önüme güzel şeyler çıkarmıyor. Temeli sağlam olmayan bir binayı sağlamlaştırmak için yıkıp temelini sağlamlaştırmak gerekir çünkü. Çünkü “every act of destruction is an act of creation”
Sevgiler ve Saygılarla.
Yorumlar
Yorum Gönder