Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor
sonsuz kere buluşuyoruz. hiç saymadım. saysaydım ne olurdu bilmiyorum. belki avuçlarımın içinde solardı ya da bir lamba gibi patlardı. belki de çoğalırdı, filizlenirdi. karlı bir günde tepeden aşağı düşen bir taşmışım. aşağı indikçe sıkılaşıyor içim. içimde yer kalmıyor. yere vardığımda ne olur kimse bilmiyor ki. yine ellerimle konuşuyorum. aslında bir monolog oluyor bu. beceriyorlar aslında konuşmayı. ama diyalogla işleri yok pek. ayaklarımı da pek seviyorum aslında. ama onlarla konuşursam kalpleri kırılır diye bir şey diyemiyorum. sıra bacaklarıma gelince bu sefer ben susuyorum. onlar anlıyorlar beni nasılsa. gövdem bana sesleniyor. "biliyorum." diyebiliyorum yalnızca. toplanıyorum. toplaşıyorum. "allah'ım" diyorum ki hiç sevmediğim halde. yine de söylüyorum. hiç ona dokunmadığım halde. her şeyi, her şeyi bırakıp rüzgarı iliklerimden öteye hissedene kadar, hışırtıları kulağımda değil de kafamın içinden duyana kadar, bacaklarımın acısı hissedilmeyecek hale ge...
bir kış gününe uyandığımda iki kelime edecek birini aramıştım. ellerimi buldum. biri beni anladı. öbürüyle aynı dili konuşmuyorduk. bakışlarımızdan anlayabildik yine. bir kış sabahına uyandığımda güneş yatağa vuruyordu. en çok güneşli kış sabahlarını ve rüzgarlı, serin yaz akşamlarını severim. o sabah uyandığımda ellerim yanaklarımdaydı. Ses'i aramaya çıktım. Ses ayaklarımın altında gibiydi. Gökkuşakları içimi doldururken yürüdüğüm yollarda parçalar bırakıyordum. beynime doluşuyordu her bir apartman, sanki alnımda izleri görülüyordu. size gerçek bir hikaye anlatmak isterim ama gerçeklerle aram pek iyi değil bu ara. kendi kurduğum dünyada kapana kısılmış gibiyim. ellerimle her gün konuşuyorum ama cevap vermiyorlar artık. gökkuşakları hala içime doluyor bazı bazı. onları da alıp elimle seviyorum. dali bile pek konuşmuyor benimle. Ses ise hiç bulunamayacak belki ama ben bekliyorum. o son lambayı sağlam tutmak için elimden geleni yapıyorum. belki bugün, belki yarın bilmiyorum ama ya...
beynimin kenarları acıyor. beynimin kenarları yanıyor. ellerimin ötesinde bir hisle buluştuğumda bütüün kollarımın yarım kalması gibi methiyeler düzülüyor anılarına. kendimi nasıl bir insana dönüştürdüğümle ilgili postu yorumlara kapatıyorum. "kendimi çok özlüyorum" dediğimde yandı canım her şeyden sonra. bir insan kendisini özlememeliydi. bir insan en çok kendisiyle buluşmalıydı oysa. neye göre yaşıyoruz? neye göre ilerliyoruz? nelerin bizi değiştirmesine izin veriyoruz? nelerle taşlaşıyoruz? neler uğruna duygularımızı kaybetmeye razı oluyoruz? nelerle kayboluyoruz?? ilk defa bir kayboluştan memnun değilim. bu iyi bir kayboluş değil. ben neredeydim bunca zaman? neden bu kadar saklandım? neden bu kadar uyum sağlamaya çalıştım? neden kendimi bu kadar çok özlemek zorunda bıraktım kendimi? neden hiç ağlamadım? neden kendimi yalnız bıraktım? ... binlerce paragraflık sorularım var ama hiçbirine verecek cevabım yok. kusmuğumda boğulmuş gibi hissediyorum kendimi. sanki hayat yavaş...
saçlarımı bıraktım hediye kutusuna. hiç açılmadı o kutular. ellerimi kirlettiğim her bir lavaboda, yıkamak için sabunların kokusunu özümsedim. elimden geldiği kadarıyla. birbirinden güzel karşılıkları, karşılıksız bırakmak için kustuğum tüm yemekleri ve alkolleri mutlu etmeye çalıştım. ellerim her seferinde yandı. ellerimle her seferinde vedalaştım. nereye gideceğini bilmediğim yollarda aradım durdum. hayır, hayatım bir ipin ucunda değildi. o yüzden iplerle hiç anlaşmaya çalışmadım. durup düşündüğüm vakitlerde aklıma gelen her şeyi biriktirdim. taşlarımın arasına koydum ve gidip bir denize döktüm. tıpkı dünya gibi. bir gece gökyüzüne baktığımda içimde bir şeyler taşmıştı. bir gece gökyüzüne baktığımda gülümsemiştim. bir gece gökyüzüne bakmadığımda da gülümsemiştim. her şey birbiriyle buluşuyordu. buluşmalardan rengarenk düşler çıkardım ve hepsini balkona asıp kurumaya bıraktım. kurudukça aramızdaki bağ güçleniyordu. güçlendikçe taşıyordum. o kadar çok taştım ki, kalmadım. o kadar...
işte ben de yazıyorum bazen. gözlerimin oyuklarına hikayelerimi sıkıştırıp duyguları damıtıp damıtıp yazıyorum. duygusuz var olmadığım gibi duygusuz yazamıyorum da. aynı sebepten bazen yazıyorum. çünkü bazen duygularımla iyi anlaşabiliyorum.  -ve işte karşınızda dünyanın en tatlı sesli üç kızı- sokaktaki çocuklar söylüyorlar. dünyanın en masum sözcüklerini duymuş olabilirim. en umut dolu. en hayallerle dolu. çocuklarla geçirdiğim zaman sanırım hayatımda geçirdiğim en kaliteli zamanlar. gözlerimin içine bakışları, iltifat edişleri, hayatlarından öyle sıradan şeyler paylaşma arzuları, yanımda şımaracak kadar kendilerini rahat hissetmeleri... ne kadar kızsam da aslında kızamıyorum içten içe. bazen bir yetişkin gibi davranmalarını beklediğim doğru aslında, ama çocukluklarını aklımdan hiç çıkaramıyorum günün sonunda. hayatımda duymayı en sevdiğim iki sesten biri de çocuk sesi kesinlikle. sokakta oynayan, birbirlerine bağıran, şarkı söyleyen, annelerinden su isteyen çocukların sesi. "...
bir şey bir kere bozulunca neden geri alamyoruz? neden, hep yaraları taşıyoruz? çok garip yıllar önce olup bitmiş ve o zaman beni asla etkilememiş şeylerin acısını çekiyorum. garipten de öte aslına bakarsanız. bu kadar duygusal olmayı hiç istememiştim. ama görüyorsunuz adeta soyutluk sularında yüzüyorum. kırığım, buruğum, üzgünüm, bazen mutluyum, bazen heyecanlıyım, bazen utangaçım tıpkı dünya üzerindeki her insan gibi bazenim. bazen öyle bazen böyle bazen şöyle... ellerimi kumlara gömüyorum. ellerim, kumla pek iyi anlaşamıyor ama seviyor yine de. kum da ellerimi pek sevmiyor. bitti diyorum, buraya kadar. başarılarım bile tatmin etmiyor. eve girmek istemiyorum. evden çıkmak istemiyorum. oturup saatlerce düşünmek istiyorum, düşünürken sıkılıyorum. yazmak istiyorum, yazarken sıkılıyorum. ellerimi kumdan çıkarıyorum. tanecikler yapışmış. ellerimi kumla anlaştırmak istiyorum. tek istediğim anlaşmaları. ama kum istemiyor. yarım kalıyor yine her şey. yarımlıklar arasında bir k...
boşluklar dolmalıydı. boşlukların ardında kalan her hikayeyi sürüklemeliydi. biliyorum. bilince daha da zor oluyor. boşlukları kenara itiyorum. boşlukları boşaltıyorum. boşluklar konuşuyorlar. en son yıllar önce dinlediğim bir şarkı aklıma geliveriyor. youtube elimin altında ama açmıyorum. şarkıları biriktiriyorum günlüklerimde. günlüklerime dokunmuyorum. öpüyorum onları birer birer. bazen bir bina olmak istiyorum. bazen bir bina olmak istemiyorum. sözlüklerime bakıp bakıp yeni kelimeler bulmak istiyorum ama sözlüklerimi hiç açmıyorum. bazen yinelenen duygularla arkadaşlık etmek istiyorum, sonra ise bundan vazgeçiyorum. hayatımın akıp gittiği her kanalda taşlar bırakıyorum bana ait olmayan. varlığımdan sıkılmıyorum. varlığım küçük bir timsah oluveriyor. paragraflarla ne derdim var onu da bilmiyorum. ama böylesi rahatlatıyor. kendi kendine konuşan bir samur yeğliyorum. gözlerimi kamaştırıyor gece. gözlerimi kamaştırıyor gündüz. gözlerim hep şaşırıyor. bir gün vardı. o günden...
içimden sürüklenenler, dışımdan sürükleyenler... mutsuzluğumla mutluluğumu birleştirip yeni umutlara yelken açmak mümkün olsun isterdim. yeniden umutlara sahip olabilmek isterdim. son umutlarım biriyle beraber gitti. son umutlarım ellerimde parçalandı. kaybetmemiş gibi davranmaya çalışarak gerçekten kaybetmedim mi sanmaya çalışıyorum acaba. sorularımı attığım camdan hatırladıklarım çok kısa. sorularımdan hatırladıklarım çok fazla. bazen insan hiç büyümek istemiyor. bazen hiç şansı olmuyor. bazen o lükse sahip olanları çok kıskanıyor. içimde. inançlarımda. inançsızlıklarımda. yaşayışlarımda. seçimlerimde. korkularımda. her şeyimde. hiçbir şeyimde. gözle görebildiğim ve göremediğim. dokunabildiğim tadabildiğim. veya hiçbir şey yapamadığım her şeyde. gözlerimi açabilmek için. gözlerimi kapatabilmek için. yokmuş gibi davrandığınızda ortadan kaybolmuyor. yeniden umutlarınız yeşermiyor. elleriniz ısınmıyor.