sonsuz kere buluşuyoruz. hiç saymadım. saysaydım ne olurdu bilmiyorum. belki avuçlarımın içinde solardı ya da bir lamba gibi patlardı. belki de çoğalırdı, filizlenirdi. karlı bir günde tepeden aşağı düşen bir taşmışım. aşağı indikçe sıkılaşıyor içim. içimde yer kalmıyor. yere vardığımda ne olur kimse bilmiyor ki.
yine ellerimle konuşuyorum. aslında bir monolog oluyor bu. beceriyorlar aslında konuşmayı. ama diyalogla işleri yok pek. ayaklarımı da pek seviyorum aslında. ama onlarla konuşursam kalpleri kırılır diye bir şey diyemiyorum. sıra bacaklarıma gelince bu sefer ben susuyorum. onlar anlıyorlar beni nasılsa. gövdem bana sesleniyor. "biliyorum." diyebiliyorum yalnızca. toplanıyorum. toplaşıyorum. "allah'ım" diyorum ki hiç sevmediğim halde. yine de söylüyorum. hiç ona dokunmadığım halde.
her şeyi, her şeyi bırakıp rüzgarı iliklerimden öteye hissedene kadar, hışırtıları kulağımda değil de kafamın içinden duyana kadar, bacaklarımın acısı hissedilmeyecek hale gelene kadar, saç tellerim hızdan koparak arkamda bir patika bırakana kadar, sesim duyulmayana kadar koşmak, ayak izlerimi her yerde bırakmak düşüncesi kollarımda geziniyor. sonsuzluğun tersine doğru, kaç adım saymadan, hızı bilmeden, hiç terlemeden...
içimde oluşan coğrayfada kaybolup kaybolmamamın bir önemi varmış gibi, hayaletlere sorduğum yollarla sarıldığımı hayal ederek yürüdüm oralarda. sanki söylenecek her şey söylenmiş, yazılacak her şey yazılmış, bütün duygular - düşünceler anlatılmış gibi, o yolları ellerime taşıdım. ellerim dile geldi. sessiz bir konuşmaydı. sadece ağız şapırtıları duyuluyordu.
en sevdiğim grubun şarkıları eşliğinde taş yuvarlanıyordu aşağıya doğru. kollarım beni hiç sevmediler. ben de hep kıskandım onları. benden güçlüydüler. bacaklarım, ise keşke hiç gitmesem diye içlerinden geçiriyorlardı. soluğu makyaj fırçalarımda alıp, bacaklarımı boyadım. ama hiçbir şey değişmedi. hep makyajın resmiyetle olan ilgisini araştırdım gölün etrafında. ama hiç başka yere bakmadım.
kahvenin tadı acı geliyor ama şekerlisine tahammülüm de yok.
soluk soluğa kalmış bulutun arkasındayken dans etme isteği tıpkı utandığım zamanlarda içimden göğsümden kafamın tepesine yükselen ateş gibi yükseldi. ama bacaklarım ve kollarım aynı fikirde değildi. onlar yürüyordu. işte tam o anda ne kadar kırgın olduğumu fark ettim. ve ellerim sustu.
yine ellerimle konuşuyorum. aslında bir monolog oluyor bu. beceriyorlar aslında konuşmayı. ama diyalogla işleri yok pek. ayaklarımı da pek seviyorum aslında. ama onlarla konuşursam kalpleri kırılır diye bir şey diyemiyorum. sıra bacaklarıma gelince bu sefer ben susuyorum. onlar anlıyorlar beni nasılsa. gövdem bana sesleniyor. "biliyorum." diyebiliyorum yalnızca. toplanıyorum. toplaşıyorum. "allah'ım" diyorum ki hiç sevmediğim halde. yine de söylüyorum. hiç ona dokunmadığım halde.
her şeyi, her şeyi bırakıp rüzgarı iliklerimden öteye hissedene kadar, hışırtıları kulağımda değil de kafamın içinden duyana kadar, bacaklarımın acısı hissedilmeyecek hale gelene kadar, saç tellerim hızdan koparak arkamda bir patika bırakana kadar, sesim duyulmayana kadar koşmak, ayak izlerimi her yerde bırakmak düşüncesi kollarımda geziniyor. sonsuzluğun tersine doğru, kaç adım saymadan, hızı bilmeden, hiç terlemeden...
içimde oluşan coğrayfada kaybolup kaybolmamamın bir önemi varmış gibi, hayaletlere sorduğum yollarla sarıldığımı hayal ederek yürüdüm oralarda. sanki söylenecek her şey söylenmiş, yazılacak her şey yazılmış, bütün duygular - düşünceler anlatılmış gibi, o yolları ellerime taşıdım. ellerim dile geldi. sessiz bir konuşmaydı. sadece ağız şapırtıları duyuluyordu.
en sevdiğim grubun şarkıları eşliğinde taş yuvarlanıyordu aşağıya doğru. kollarım beni hiç sevmediler. ben de hep kıskandım onları. benden güçlüydüler. bacaklarım, ise keşke hiç gitmesem diye içlerinden geçiriyorlardı. soluğu makyaj fırçalarımda alıp, bacaklarımı boyadım. ama hiçbir şey değişmedi. hep makyajın resmiyetle olan ilgisini araştırdım gölün etrafında. ama hiç başka yere bakmadım.
kahvenin tadı acı geliyor ama şekerlisine tahammülüm de yok.
soluk soluğa kalmış bulutun arkasındayken dans etme isteği tıpkı utandığım zamanlarda içimden göğsümden kafamın tepesine yükselen ateş gibi yükseldi. ama bacaklarım ve kollarım aynı fikirde değildi. onlar yürüyordu. işte tam o anda ne kadar kırgın olduğumu fark ettim. ve ellerim sustu.
Yorumlar
Yorum Gönder