Bu yazıyı müthiş araştırmalar, sayfalarca okuma sonunda
yazmıyorum. En azından bu yazı için derin araştırmalar yapmadım.
Fakat, geçtiğimiz senelerde Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy’nin Oz
diyarına -bilinçdışına- gidip de büyüyemeden gelmesi hakkında bir makale
yazmıştım. Ve az önce bu yazıya başlamadan önce aklıma geldi ve onunla başlamak
istedim. Büyümekten kasıt tabii ki erginlemek, kendini bulmak, yetişkin hale
gelmek ve içsel problemlerimizi bir nebze nihayetine kavuşturmak.
Ben henüz gerçek bir yetişkin haline gelmedim. Ama çabalıyorum.
Hep bebek suratım yüzünden kimsenin beni ciddiye almadığını düşünürdüm. Davranışlarımın
etkisini, davranışlarımı pek algılama kabiliyetim yoktu. Usulca öğreniyor ve
deneyimliyorum. Ama bu davranışlarımı değiştirerel değil, içimde bir şeyleri
çözümlemeye başladığımdan oluyor. Yani bunlar davranışlarımı etkiliyormuş. Öğrencilerimle
aramda hep bir sevgi ilişkisi olduğunu düşündüm ve hissettim şimdiye kadar. Sevmeyenler
de oldu tabii ki. Özellikle yetişkin öğrencilerimle ilişkilerimde evet
birbirimizden rahatsız olmuyorduk en azından diyebiliyordum. Ilk defa ellili
kırklı yaşlarımdaki öğrencilerimin bana saygı duyduğunu hissediyorum. “Nasıl
hissettiriyor” diye sordu terapistim ve güven verici oldu gerçekten ağzımdan
çıkan. Kendime karşı güven hissi. Teşekkür ederim kendime.
Dorothy’e dönecek olursak, nasıl başarısız bir Kahramanın
Yolculuğu tamamlandığından bahsetmiştim. Kahramanın Yolculuğu hep bir
erginlemeyle biterdi. Baum Bey kadın olduğundan ötürü mü böyle yapmıştı acaba
diye düşünmedim değil aslında ama hayır Baum’un da çözümleyemediği çok şey
vardı. Ve kitaba böyle yansımıştı. Peki kahramanın yolculuğu nedir? Önce
bununla başlayalım. Wikipedia’da bahsedilen kısa ve öz anlatımla bir kriz
anında kahraman bir yolculuğa çıkar, birden fazla macerayla karşılaşır ve
üstünden gelir. Bu maceralar esnasında kendisine ve yaşadığı krize dair
çözümlemeler yaşar ve eve değişmiş, büyümüş, kendisini bulmuş halde geri döner.
Dorothy’nin yaşadığı da buydu. Bir hortum sebebiyle bilincini kaybedip kendisi
büyülü bir alanda bulur. Tesadüfen kötü cadıyı öldürür (evi onun üstüne düşer)
ve ardından iyi cadı gelir ve Dorothy’e yardım etmek ister. Dorothy evine dönmek
ister sadece. İyi cadı da ona Oz büyücüsünü ziyaret etmesi gerektiğini söyler. O
diyardaki en güçlü büyücüdür Oz büyücüsü. Dorothy sarı yolu izlemeye başlar.
Yolda Korkak Aslan, Korkuluk ve Teneke Adam ile karşılaşır, her biri bir şey
ister Oz Büyücüsünden ve yola beraber devam ederler. Birçok macera yaşarlar.
Ben Dorothy’nin bu üç adam ve sürekli evi düşünmesi yüzünden erginleyemediğini
söylüyorum. Neden peki? Dorothy neredeyse tehlike ve zararlardan bu üç adam
sayesinde kurtarılmıştır. Kendi gücünü keşfedilme olanağı bırakmamıştır kendisine.
“Bir şeyler yap lütfen” mantığıyla hareket etmiştir çoğunlukla. Sadece tek bir
yerde kendisini ve aslanı kurtarabilme olanağına sahip olmuştur ki o da köpeği
Toto sayesinde ve bir kaza ile mümkün olabilmiştir. Toto, Dorothy’nin asıl bu
diyarda dikkate alması gereken bir karakterdir fikrimce. Çünkü Toto, Dorothy’nin
kendisini savunmaya çalışan benliğidir ama hep sorun çıkaran bir karakter
olarak algılanır ve öyle de davranılır. Toto tehlikeleri öngörebilen ve tepki
verebilen bir öğedir aslında kitapta ama Dorothy genellikle ona kızmakla ve sadece
eve dönmeyi istemekle meşgul olduğundan farkına varamaz. Kahramanın
Yolcuğuluğunda, kahraman eve dönme hayaliyle yanıp tutuşmaz. Kahraman yaşadıklarına
odaklanır ve görevini tamamladığında, kendisini hissettiğinde geri döner.
Dorothy böyle değildir. Eve dönme hayaliyle o kadar çok yanıp tutuşur ki
yaşadıklarından çıkardığı anlam kendisini çözmek için asla yeterli olmamıştır. Hatta
kitabında sonunda, kitabın başından beri sahip olduğu gümüş ayakkabılar
götürecektir onu evine. Ayakkabıların ona neden hediye edildiğini düşünmez
bile.
Işte bu açıdan biz de Dorothy gibiyiz. Bir şeylere o kadar
açız ki (eve dönmek) gibi yaşarken farkındalık geliştiremiyoruz. Evimiz,
güvenli bölgemizi terk etmek o kadar korkutucu ki bizim için de hemen dönmek
istiyoruz. Em teyze ve Henry eniştemiz bizi hep güvende tutmuştur. Bizim
açımızdan anne ve babalarımız oluyor, üzgünüm. Onlarla bağımızı uzatmak ve kendi
yolculuğumuzun iyi ve kötü yanlarına odaklanmak korkutucu. Tıpkı Oz diyarı
gibi. Yabancı. Bilindik ve “sıcak” yere hemen geri dönmek istiyoruz. Bu sadece
onların koruma kalkanı altına girmek de değil aslında. Senelerce duyduğumuz sesler,
ister kötü olsun ister iyi, hep ebeveynlerimizin sesleri olduğu için kendi
sesimiz olmuyor. Kendimize ve çevremize yönelttiğimiz her eleştiri aslında
onların sesleri olarak kalıyor. Türk ailesi birbirine bağlı bir aile yapısı
değil. Türk aile yapısı birey olmayı engelleyen bir aile yapısı. Belki diğer
kültürlerde de vardır tabi. Kendi sesimizi bulmaya yönelik çoğu girişimimiz
engelleniyor, kısıtlanıyor. Ve bence çoğu konuda tutarsız olmuşumuz da bu
yüzden. Başkalarının sesleriyle yaşıyor ve onları özümseyemiyoruz aslında.
Bu yüzden her hikaye babayı öldürmekle başlıyor aslına
bakarsanız. Kitaplarda hep babayı öldürene kadar anlatılır ama asıl hikaye onun
sonrasıdır. Baba burada otoritedir. Genelde erk otoritedir ama bizim bunu genele
vuramayacağımızı kim söyledi ki? Otoriteyi tutup öfkeyle fırlatmak değildir babayı
öldürmek. Onu severek, yanımızda tutarak da öldürebiliriz babayı. Işte o zaman
gerçekten erginlemeye başlarız. Babayı öldürmek sorgulamaktır. Içsel, kişisel
bir sorgulama. Ve içsel, kişisel bir arayış. Yaralanmayı göze alma, yaraları
kabullenme ve daha da ileri gitmektir. Kendi sesimizi oluşturmaktır. Düşüncelerimizin
bile ne kadar bize ait olduğunu sorgulamaktır. Hassiktir oradan benim işte
diyen olur, olacaktır elbette. Düşüncelerim benim başkasıyla ne alakası var.
ama inanın ki olmayabilir. Şekillendirilen düşünceler öfkeye yol açar. Yakıcı,
yıkıcı bir öfke yaratır. Bağırma çağırma yakma yıkma olmayabilir fiziksel
anlamda ama iç sesinizde bulursunuz o öfkeyi. Kendinize karşı, başkalarına
karşı olan eleştirilerinizde, nefretinizde. Hatta belki depresyonunuzda ve kaygı
bozukluğunuzda.
Erginlemek veya büyümek veya yetişkin olmak böyle bir şeydir
aslında. Kendi sesinizi bulabilmek. Karar verebilmek. Neye kızıp neye
kızmayacağınız kabul etmek. Sınırlarınızın nerede olması gerektiğine karar
verebilmek. Sınırlarınızın ne zaman aşılması gerektiğine karar verebilmek. Dur diyebilmek.
Veya devam edebilmek. Hayır diyebilmek. Evet demek istediğiniz zamanlara karar
verebilmek. Bunu yaptığımda benden götürüsü olur mu diye sorabilmek ve sizden götüreceği
miktara karar verebilmek. Herkesin sizi sevmesi gerekmediğine karar verebilmek.
Hayır dediğinizde kötü bir insan olmayacağınıza karar verebilmek. Ve herkesin
duyguları ile baş etmesinin kendi sorumluluğu olduğuna karar vermek. Anlamak. Hayır
dediğinizde mesela kötü hissetmesi sizin sorumluluğunuz değil. Evet dediğinizde
de ne kadar mutlu olduğu. Sizin sorumluluğunuzun kendiniz olmasına karar
verebilmek. Erginlemek böyle bir şey diyorlar. Neyi, ne kadar, nasıl yaşamak
istediğinize karar verebilmek ve hayatınızı o yönde şekillendirecek cesaretle
ilerlemek.
Daha kolay diyorlar şimdikinden. Ben güveniyorum söyleyenlere.
Bu da bonus olsun; Wizard of Oz - If I Only Had a Brain

Yorumlar
Yorum Gönder