Ana içeriğe atla

o hikaye


(Her neyse ben hikayeme başlayayım. En azından bu sefer böyle anlatmayı deneyeyim. En sevdiğim hikayemsilerimde ne anlattığımı ben bile bilmiyorum biliyor musunuz? Bu sefer anlayarak denemek istiyorum. Çünkü planlar yapmak, kurgular oluşturmak hiç benim becerebildiğim bir şey olmamıştı. Hep içimden gelenin peşinden sürüklendim, belki de içimden gelenin peşinden gidecek kadar cesurdum. Neyse).

“Gözlerini kapattı, her gece kafasını yastığa koyduğunda yaptığı gibi. Rahat uykuya dalabilmek için hayaller kurardı ama gözlerinin önündeki görüntüler hiç istediği gibi hareket etmezlerdi. Bu yüzden hiç koyun saymamıştı uykuya dalabilmek için. Sayamamıştı. Ne zaman arka planda küçük bir evle çimenler ve ortada bir çit hayal etse, oraya koyunları kattığı an ortalık karışıyordu. Onları kontrol edemiyordu. Dağılıyorlardı etrafa. Bazen birkaç tanesi düzgün bir şekilde atlayabiliyordu çitin üstünden ama bu çok büyük bir güç istiyordu. Sonrasında bütün koyunlar gökkuşağı şeklinde akmaya başlıyorlardı çitin üstünden veya hepsi birden koşup, atlayıp çiti kırıyorlardı. Bazen de o kadar hızlı atlıyorlardı ki saymaya yetişemiyordu. Bazen de yanlardan firar ediyorlardı. Onları sayabilmek için çok uğraşmıştı. Bazen öyle gözleri kapalı onları sayarken ellerini kaldırır, bir eliyle sürüyü tutarken öbür eliyle teker teker koyunları çitten atlatırdı. Atlamak denebilirse tabii. Bir seferinde aynısını hayal ettiği masaya da yapmıştı ama masa bir türlü ayakta duramıyordu. Hangi ayağını tutsa öbürü kırılıyor ve düşüyordu. Yalnızca iki eli vardı, masanın da dört ayağı. Dümdüz, basit bir masaydı. Ama bir türlü ayakta durmuyordu. “Size de böyle oluyor mu?” Hayır, kimseye böyle olmuyordu. “Beynim bana bir şey anlatmak istiyor olmalı” diyordu. Ne olduğunu bilmiyordu. Hiç aramadı da. Arasaydı bulur muydu acaba? Muhtemelen. Ne zaman bir şey arasa hep bulurdu. Eşyalar için geçerli değildi ama bu. Gerçi çoğunlukla görmezdi bulduğunu. Tabi eşyalarla biraz sıkıntısı vardı. Sıkıntı denilebilir miydi buna pek emin değilim, çünkü aslında onlara pek değer vermezdi. Değer verdiği çok az eşyası vardı. En önemlisi bilgisayarıydı. Sonra hediye olan pelüş bir köpek ve tavşan. Yine hediye olan kolyesi olmadan dışarı çıkarsa eksik hissederdi, biraz da çıplak. Kalem, kâğıt ve defterler de önemliydi onun için fakat bunlar yer değiştirebilirdi. İki tane kalemini yıllardır kullanıyordu. Kitapları vardı bir de. Kitaplarını bazen öpmek, onlara sarılmak isterdi. En son kırmızı bir dosya ve kahve fincanları vardı. İkisini annesi almıştı evine ilk geldiğinde, hiç kullanmasa bile onlara bir zarar gelse çok üzülürdü. İki tanesi eski erkek arkadaşının yarattığı yıkımdan sonra küllerinden doğan eski evinden gelmişti. Birini bir kahveciden çalmıştı, biri iş arkadaşının hediyesiydi, öbürünü de dünya üzerinde en sevdiği arkadaşı hediye etmişti. Hep onunla içerdi kahvesini, çayını. Geri kalanlar o kadar önemli değildi, elbette başlarına bir şey gelse üzülürdü ama (sonuçta para dolu bir sandık yoktu evinde) zaman zaman onları hatırlayıp içi acımazdı.

Bazen lükse tutkunluğu oluyordu. Gösteriş değil de lüks. Rahat etmek istiyordu galiba. Sonra hem çok sıkılıyordu hem de -ben bu değilim- diyerek bir süre sonra vazgeçiyordu. Belki bu da normalleşme çabalarından biriydi. Emin olamıyordu.”

Hiç gecede rüzgârı hissederek, gözlerinizi kapatıp orgazm oldunuz mu? Durduk yere, hislerinizle, dışsal tahrik unsuru rüzgarken sadece… Hadi orgazm demeyelim ama ona çok yakın bir yere geldiniz mi? İşte böyle zamanlarda hep daha çok, daha çok hissetmek istiyorum diye ölüyorum. Sadece seks değil. Her şeyi. En çok kendimi. Galiba seks bunun en direkt yolu. En somut.

“Bazen kolları yanardı. Sanki ruhunun çıkış yeri kollarıymış, ruhu sığmıyormuş gibi bedenine yanardı kolları. Bütünleşmek, birleşmek isterdi havayla, bütün sırları öğrenmek isterdi. Meyveden yemiş gibi ama tam olarak öyle de değil. Havaya işlemek diyebiliriz galiba. Buharlaşmak istiyordu tam olarak. Bunu en çok serin gecelerde isterdi. Serin yaz gecelerinde, serin kış gecelerinde. Eskiden en sevdiği şey, geceleri dışarıda olduğunda, ne durumda olursa olsun kaldırıma uzanıp veya yola, gözlerini kapatıp ya da gökyüzüne bakıp serinliği hissetmekti. Yanan kollarına en çok bu iyi geliyordu. Bir gün lisedeyken okul çıkışı minibüse binebilmek için yine o gölün oradaki köprünün önünde beklemesi gerekiyordu. O kadar seviyordu ki orayı. Çok soğuktu, kar yağmaya başlamıştı. Hayır, kar yağmıyordu sadece çok soğuktu. Minibüsler geçti. O hala bakıyordu göle, köprüye, insanlara. Müzik dinliyordu. Uyuşmuş hissediyordu. İçi uyuşmuştu. Gözlerinden yaş akmıyordu. Minibüsler geçiyordu. Elleri de uyuşmuştu. Hayır, uyuşmamışlardı, sızlıyordu. Ama hoş bir sızlamaydı. Hoşuna gidiyordu. Minibüse binerek mahvetmek istemedi bu sızlamayı. E5’e çıkan yolda yürümeye başladı. Çok kilometre ve saat yürüdü. Tek bir şarkı dinledi. Ağlamadı. Bomboş yürüdü. Elleri. Hafif hafif kanamaya başladı. Haz veriyordu. Mutlu eden bir haz değildi. Huzur veriyordu. Hissizlik, mutsuzluk, huzur. Keşke eve kadar yürüyebilseydi ama fazla uzaktı. Bir yerde gerçekliğe dönüp o minibüse binmesi gerekiyordu. Öyle de oldu.

Kafası karışırdı. İlk âşık olduğunda ne olursa olsun kabullenmişti onu ve herkesi sevgiyi bilmemekle suçlamıştı. Senelerce aşık kaldı, senelerce aradı onu, dört sene sonra buldu ve karşısında otururken onun ilk aşkını dinledi. Hiçbir şey diyemedi. İçinden ben de senin için bunları hissediyorum diyebildi sadece. Kakaolu milkshake yapmıştı ona, ilk defa ev yapımı milkshake içmişti. Seneler sonra, beraber saatlerini geçirdikleri, apartman boşluğuna bakan o küçük odayı görünce de bir şey oldu. Ne olduğunu hiç anlayamadı. Çalıştığı otelin adını söylemişti. Hep yolunun üstündeydi, işe, dershaneye veya başka bir yere giderken metrobüsle, oraya geldiğinde hep bakardı, belki görürdü. Onu bulmadan önce de evlerinin oraya gider, biraz uzakta otururdu. Beklerdi ve giderdi. Kapılarını çalmazdı. Gözleri o kadar güzeldi ki. Sonra sevginin nasıl bir şey olduğunu kendisi unuttu. Siktir git seni seviyorum’a eşitti. Arkadaşlarına söyleyebiliyordu sevgiyi ama birilerine bir şeyler hissettiği an ağzından bu çıkmıyordu. Aşk, romantik sevginin karşılığı, anlamı değişmişti. Bana böyle hissettirmeye hakkın yok diye sinirleniyordu. O hislerle nasıl başa çıkacağını bilmiyordu. Âşık olmak güzel bir histen çok işkenceydi. Sürekli bir şey buluyordu biriyle beraber olmasını engelleyecek. Bunlar yalnızca bahanelerdi, biliyordu tabii ki. Engelleyemiyordu.

Sonra hep şeyi de düşünürdü; -insanlar kavga ettiklerinde birbirlerini hayatından nasıl çıkarmıyorlar? – Çünkü kırıldıktan sonra ne anlamı kalıyordu ilişkilerin?

Ellerine taşları aldı, hiçbir özelliği yoktu taşların. Avuçlarına sığacak kadar aldı. Hayatına giren insanlar kadar alacak olsaydı, alamazdı. Hayatına nasıl almıştı o halde? Bu soruyu sormayacak bu sefer kendisine. Başka sorular sorardı belki. Başka sorular da sorulmayı hak ediyorlardı. Kendisi de başka sorular sorulmasını hak ediyordu ama onun aklı daha çok sorulardaydı. Kişilik yüklediği her rakam için yanındaki köpeğin önüne bir taş bıraktı. Bir, fazla umursamayan diğerleriyle uğraşmaktan sıkılmış bilge biriydi, İki biraz sinsiydi, Üç’ü severdi ama Üç biraz bencildi. Dört bilge olmasa da mantıklı, makul birisiydi. Beş, biraz sıradan ama zararı olmayan bir erkekti ve iyi kalpli olan Altı’ya aşıktı. Yedi, kabadayı abisiydi Altı’nın, Sekiz de Dört gibiydi, ondan biraz daha bilgili ve akıllıydı, yaşça da büyüktü. Dokuz ise, Dokuz iyiydi. İyi kalpli olarak değil. İyiydi. İyi birisiydi. Sakin, arabuluculuk yapardı bazen. Kompleksi ya da sıkıntısı yoktu diğerleri gibi. Sekiz ve Dokuz birbirlerine benzerlerdi ama o, Dokuzu severdi, Sekizden pek hoşlanmazdı. Köpek taşların farkında bile değildi. Köpekti o, taşlar umurunda olmazdı. İşi de olmazdı zaten. Ama bazen açlıktan yiyebiliyorlar. Galiba bu köpek aç değildi veya başka bir şeyden ötürüydü.

Ellerine su döktü sonrasında, yıkadı. Sabah olmuştu, işe gidecekti. Hazırlanıp metroya bindi. Elbiselerini köpeğin yanına bıraktı. Taşları kenara itti. Belki biri gelir mutlu ederdi onları. Biliyordu. Molloy taşları emerdi mesela. Ama her taşı değil. O, bunları beğenmezdi muhtemelen. Evet, metro, dışarı bakıyordu. Bir anda içinde bir çığlık koptu. Çok büyük bir acı hissetmeye başladı. Sanki alev almış gibiydi, belki de kolları en çok orada yanmıştı. Ama bu sefer içinde de yanıyordu bir yerler. Kökleri koparılıyordu, dalları, yaprakları, gövdeleri yanıyor, öldürülüyordu. Bütün bir orman yok oluyor ve acısını o hissediyordu. Ağaçların bütün acısını o hissediyordu. Acısını her yerinde hissediyordu. Ne diyecektik ki? Ne derdi insanlar? O kadar çok canı acıdı ki ağlamaya başladı. Çok ağladı. Bu önceki ağlamasından farklıydı. Ben görmüştüm, bir öncekinde dehşete düşmüştü, şimdi ise bütün ölen, acı çeken ağaçların acısını kendi bedeninde toplanmış olarak hissediyordu. Bana sorarsanız, ölen bütün ağaçları düşününce korkunç bir şey bu.

Ama yine her zaman olduğu gibi gerçekliğe geri dönmeliydi. Onların gerçekliğine. Kendisinin gerçekliği zaten yaşanıyordu çünkü. Sanki duyguları kendilerine farklı dünyalar yaratıyordu ve her duygu başka bir gerçeklikti. Hangisini seçeceğinde bir türlü karar kılamıyordu. Karar onun işi değildi. Zaten sıklıkla yeniliyordu kendisine, bozuyordu.

O gün işte nasıl bir gün geçirdi kimse bilmiyor. Hatırlayan yok. Ama ağaçlar kesilmeye hep devam etti. Köpek. Köpek de taşları gömdü yüz metre ilerideki daha büyük bir taşın altına. Belki de salyangozdu. Bir köpek buna karar veremezdi. Ben olsaydım size kesin bilgi verebilirdim belki ama bazen salyangozlar taştan daha çok taştır. Beni suçlayabilirdiniz. Köpek öldü mü, gitti mi, götürdüler mi, intihar mı etti, o da bilinmiyor. Görünüşe göre etrafta kimse yokmuş.

Yine de sesine karşılık verdi. – Ne oldu? - -Hiç çekmece sıkışmıştı da bir şey yok.- çekmeceleri hep ya sıkışır ya da düşerdi zaten. Hep bozulurlardı. Sağlam hiçbir şey hakkı değilmiş gibi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

desensitization

            I am a bit confused in fact. They said   my translation skills of my emotions to words were advanced, however, when I write, my words do not feel quite enough. Confused. I want my headphones. Today, I am going to plant strawberries on my balcony. I am excited. It helps me to heal, to see them grow, to talk to them. My hands create new lives, and they are green. Whatever, I want to talk about something else today. My body perception. And you will think that it will be about my weight. Maybe some part, I am not sure yet. The flow will decide.             During my last therapy session, Ms. Özge said that it was my sleekest appearance after a long time. I answered, “Most of the time, looking pretty makes me feel too much”. Of course, we discussed it. And I am not going to write about it with "I said" - "she said". But here we go.     ...

15/16

I planned to do other things for this time of the day before I went to bed. Still, I am here. I cannot prevent the urge to write and obviously I cannot resist it. Some call it inspiration, I say toleration, the clarity of mind. If I cannot tolerate my feelings I cannot sit in front of this computer. I need my feelings to calm down, at least to be tolerateable. That is the reason I cease to write from time to time. I feel it without even attempting to write. When I think about the act of writing my stomach puckers up inside. I feel the nausea. The feelings punch me in the stomach. Always. Or maybe it was the residue of the countless attempts of suicides with medicines. Or it was, what was the left of Dünya. Anyway. So long I haven’t talked about the past of me. The origin of me. How I turned out to be like this. I went to İstanbul a couple of weeks ago, home- as mom would say. Something hit me hard during that visit about my sister. For the last couple of months, I was ...

4 nisan 20

Merhaba. Bugün onay meselesi kafamı kurcaladı yine. Regl olacağım bu arada, çok depresif gelirsem salın beni. Annemle heyecanla başladığım her telefon konuşması hayal kırıklığıyla son buluyor. Annemle dertleşmem gibi bir şey asla söz konusu değil. Annem benimle dertleşebiliyor ama ben annemle dertleşemiyorum. Ve her telefon konuşması benim kalbimin kırılmasıyla bitiyor. Hala beklentim var annemden demek ki. Hala annemden beklentilerimi bırakmamışım. Insan nasıl bırakabilir ki zaten. Her şeyi bırakabilir belki ama annesinden gelebilecek desteği beklemekten vazgeçemez gibi. Ama vazgeçmek zorundayım. Bir gün beni nasıl yalnız bıraktığını görebilsin isterdim ama annem öyle biri değil. Yani sadece öyle bir kapasitesi ve bilgisi yok. Ve geri kalan bütün bilgilere kendisini kapamış bir kadın. Suçlayamazsınız. Şu an güvenli bildiği bir alanda ve güvenli alanını bu saatten sonra bırakacak da değil. Herkese ve her şeye üzülmekten sinirlenmekten çok yoruluyorum bazen. Kendim de dahi...